Bir İntihar Mektubu - Yeni Dalga
SATIN AL

Bir İntihar Mektubu



“Hayat, ölümün insana oynadığı en trajik, en mükemmel, en acımasız oyunuydu.
Senin için ölüyordum, durum, buydu.”

k. İskender.



Evet, evet. Bu bir intihar mektubu. İki yüz kırk iki yaşında bir adamın intihar mektubu hem de. Daha önce intihar kelimesini duymuş fakat gerçekte ne anlama geldiğini hiçbir zaman bilememiş bir adamın mektubu, intiharı. Çağımızın alışık olduğu bir şey değil belki, bunu biliyorum, yine üzerine basarak söylüyorum gelecek nesiller, 
“BU BİR İNTİHAR MEKTUBU.”



            Önce size nereden yazdığımı söyleyeyim. On iki bin üç yüz ellinci galaktik yıl. Geçmişin değimiyle, İsa’nın gelişinden tamı tamına iki bin dokuz yüz seksen yedi sene sonra. Ölümün olmadığı bir çağ, yalnızca seçenekler var, o da sizi ölüm kavramının bilinmez boşluğuna değil, belleklerinizin aktarıldığı yapay, saçma bir dünyaya götürüyor. Ölüm bize hep böyle öğretildi. Fakat başka bir anlamı olduğunu henüz öğrenebildim diyebilirim.
            Önce hikayemi anlatmakla başlamam gerekiyor sanırım. Beni mazur görünüz, yazmanın bilinmediği bir çağdayım. O yüzden bilemem ki nereden başlasam, neleri anlatsam? Her neyse. İsmim pek de önemli değil. Ölümün salt gerçekliğini keşfeden adam diye işlerseniz beni öğretilerinize, bu bana yetecektir, buna eminim. Eskiden Türkiye derlermiş yaşadığım coğrafyaya, şimdi, Galaktik Konfederasyonu’nun yetmiş sekizinci bölgesi.
Oğlum, kırk iki yaşında... Geçenlerde okula gittiğinde eski kafalı olarak nitelendirdiğim, her zaman kızdığım öğretmenleri onları eski kafalı bir geziye zorlamış ve Retro Müzesi’ne yol almışlar. Orada gördüklerinden o kadar etkilenmiş ki, eve gelir gelmez bana her şeyi anlattı. Onu ilk defa bu kadar heyecanlı görüyordum. İlgimi Retro Müzesi değil, oğlumun heyecanı çekmişti.
            Ertesi gün olduğunda her iyi Galaktik Konfederasyonu vatandaşı gibi işime gitmiştim. Öğle tatilinde yemek yemek için dışarı çıktığımda içimden bir ses bana biraz yürümemi öğütlemişti. Kaç zamandır oturuyordum, yürümeye zaman bulamamıştım. Evet ölüme bir çare var, her şeyin de tedavisi var fakat bunların hepsi büyük bir zaman kaybettirdiğinden dolayı kendimize bakmak zorunda olmamız gibi bir durum da var. Bu yüzden yürüyüşümü şehir merkezine doğru yapmaya karar vererek seri adımlarla yürümeye koyuldum. Etrafını çok inceleyen birisi olmamama rağmen gözüm doğrudan her zaman tercih ettiğim ara sokaktaki Retro Müzesi ismine takılmıştı. Her daim önünden geçiyordum fakat bu kadar ilgimi çektiği de ilk defa oluyordu. İçimdeki sesi hiç zorlamadan içeriye daldım. Kimse yok. Bir katalog sistemi bile konulmamış. Her şey her şeyin içinde. Sadece küçük daire boşlukları arasına kümelenmiş eşyalar vardı. O boşlukların üzerindeki tabelalarda ise birtakım isimler yazıyordu. 78. Bölge Tarihi... İlk buraya girdim. Bir sürü kitap. Biz hiç kitap okumazdık ki. Onlar bizim için yalnızca müzelik eşyalardı. Bazı koleksiyonerler evlerini güzel gösterdiği için de toplardı. Oradaki kitapları elime aldığımda yıllardır ne büyük hata yaptığımızı anladım. Başka bir dünyaya girmiştim. O dünyada tam bir haftadır durmaktayım, ne eve ne de işe gittim. Sadece okuyor, bakıyor ve odaklanıyorum.
            Tarih kısmına ilk girdiğimde dikkatimi çeken şey yetmiş sekizinci bölgenin ne olduğuydu. İki yüz kırk iki yıldır bu topraklardan ayrılmamıştım fakat buranın benden önce hep böyle olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Birçok şey geçti elime. Fotoğraflar, hikayeler, gazete kupürleri... Dedim ya adı Türkiye’ymiş. Ondan önce Osmanlı derlermiş. Bir zamanlar Bizans’mış, Roma’ymış, Yunan’mış. Ne de çok insan türü. Günümüzdeki gibi tek değil. Ama şunu çözebildim. Yetmiş sekizinci bölge neyse, bin iki yüz yetmiş sekizinci bölge de aynı. Çünkü hepimiz Galaktik Konfederasyonu’na bağlıyız. Tekiz. Fakat o dönemlerde Yunan farklı, Roma farklı, Bizans farklı, Osmanlı farklıymış. Bunu ilk fark ettiğim zaman aklıma şöyle bir şey geldi. Farklılıklar çeşitliliği, çeşitlilikler güzelliği yaratır. Ne diyorum ben, diye şaşırdım kaldım. Sonra biraz daha derine inerek yetmiş sekizinci bölgenin tarihini öğrendim. İlginç kavgalar, ilginç insanlar tarihi.
            Fakat aralarında benim en çok ilgimi çeken şey, kelime sanatı olarak niteleyebileceğim şeyler oldu. Romanlar, şiirler, hikayeler. Bulunduğum toprakta bu sanatın çok güzel ve incelikli yapıldığını gördüm. Evet, eğitim yıllarımızda bizlere hep öğretilmeye çalışıldı kelime sanatları nedir diye, ama hayatın curcunasından mütevellit bir türlü fırsat bulup kimse okumadı. Özellikle ikinci günümde romanlara daldım. Aşk denilen bir kavramı gördüm mesela. Rüya’sını arayan Galip’i ilk başta anlamamıştım. Sonra Raif Efendi adında bir adamın, Puder’e duyduğu tatmadığım, düşündüğüm bir duygunun varlığını öğrenince, neden onu aradığını anladım. Sanıyorum bundan yüz elli yıl kadar önce, hemen evimizin yanında oturan kıza duyduğum duygu bu idi. Aşk. Fakat artık bu düşünceye çok uzaktım. İçimde sıcak bir anı olarak kalmasından başka bir şey hissetmedim.
            Sonra şiir denen bir şeyle tanıştım. Romandan, hikâyeden çok daha farklı bir kelime oyunu. O gün bugündür onları okuyorum. İşte onlar benim aklıma ölüm fikrini sokan şeylerden birisidir. Ölümün sebebini arayan, ölüme, ölümden sonraya durmadan vurgu yapan şeyler. Aşk şiirlerinden daha çok onlar benim ilgimi çekti. Mesela İsmet Özel adında bir adamla tanıştım. Şair yıllar yıllar önce hayata gözlerini yummuş, dokuz yüz elli yıllık bir şair. Şimdi dedim ya hani size, bizim burada ölmek diye bir kavram artık yok, sadece belleğin farklı hayatlara aktarılması durumu var diye. Şiir denilen şeyi okuduğumda bu teknolojiden yoksun dünyanın ölümsüzlüğe sahip olduğunu anladım. Çünkü İsmet Özel, dokuz yüz küsur yıl önce ölmüş denilmesine rağmen halen onun yazdığı şeyleri, onun kafasından geçenleri okuyan birisi var burada. Yine Retro Müzesi’nde okudum, Descartes. Diyor ya, “Düşünüyorum o halde varım.” diye, bence haklı. Şu durumda şiirlerini, hikayelerini okuduğum kişilerin düşünceleri hala bu dünyada. Onlar varlar, buna inanıyorum. Ben de bu mektupla varlığımı belleğimin absürt yerlere aktarılmasıyla değil, sahiden geçmişte yaşayan insanlar gibi var olmak amacıyla yazıyorum. İçimde insanlara karşı bir farkındalık yaratmak güdüsü var mı? Onu bilemiyorum. Fakat ben kendimi öldürdükten sonra dünyada çok şeyin değişebileceğini hissediyorum. Düşünün, yüzyıllardır ölüm olmayan bir dünyadan bahsediyorum sizlere. O yüzden uzun yıllardır dünyada gerçekleşmeyecek bu eylemi insanlara ulaştırırken zahmet edip mektubumu okumalarını istiyorum. Çünkü İsmet Özel diyor ya hani, siz bilmezsiniz ama söyleyeyim. Belki merak edip okursunuz benim gibi.

Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.
            Neyse, ben gittim.

Alaattin Cem ÖZDEMİR
Bir İntihar Mektubu Bir İntihar Mektubu Reviewed by Muammer Kökçü on Kasım 23, 2017 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.